BABINGER’İN YAHUDİ OLDUĞUNU İLK KİM SÖYLEDİ? (Bu Bir Gazete Yazısıdır)

Türk basınında Babinger’in Yahudi olduğunun altını ilk çizen Yunus Nadi. Nadi’nin kaynağı Almanya’da Nazi iktidarı döneminde Hitler’in emrinde çalışan Alman istihbaratı. Sene 1933. Son çizen Yılmaz Kurt. Sene 2020: https://sonsoz.com.tr/franz-babinger-turk-dusmani-bir-sarlatan-miydi/ Kurt’un kaynağı bilinmiyor. Babinger’in Yahudi olduğunu iddia ederken herhangi bir iktidarın emrinde çalışan herhangi bir istihbarata atıfta bulunmuyor, başka kaynak belirtme gereği de duymuyor. Bu durumda iddiasına dair tek belge kalıyor: Yunus Nadi’nin Alman istihbaratından aldığı bilgiyle Babinger’i Türk istihbaratına, dolayısıyla ülkeyi yönetenlere ihbar ettiği yazı.

Alman istihbaratında kayıt öncesi Babinger’i Yahudi diye ihbar edenin kim olduğu bilinmiyor. Söyleyen belli değil. Bir Alman olabilir, bir Protestan veya Katolik Alman; bir Yahudi olabilir; bir başka etnik/dinî-mezhebî kökenden biri olabilir; bu tür kimlikleri hiç tanımayan bir sosyal demokrat, çok katı bir ate, takıntılı bir antisemit olabilir… Bütün ihtimallere açık çünkü ihbar edenin adı yok.

1933 Nazilerin fiilen iktidardan resmen iktidara geçiş yılı. Sıcak ilk yılın, başta Yahudiler olmak üzere hemen herkesin herhangi bir sebeple kimvurduya gidebileceği ilk aylar. İktidarın ilk ayı Ocak’tan Yunus Nadi’nin Temmuz’daki ihbarına kadar geçen o kısa sürede kaç kişinin isimsiz veya ismin ihmalle yazılmamasına rağmen ihbar edildiğini tahmin etmek kolay değil. Ancak iş yükünün ağırlığı ve alt görevlinin göze girme gayretkeşliği tahmin edilebilir.

Olağanüstü dönemler inanılmaz bir hızla olağandışılığa yol açar. Literatüre hiç olmazsa bir tarafından iyi kötü aşina olanlar için bilindik şeyler. Zweig yazmamış olsa Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’in, hem de 20. asra bile girmeden evvel, bütün samimiyetiyle ifade ettiği şeyi, aslında Yahudilerin toplu olarak Ren’e girip vaftiz olmaları gerektiğini aksi halde ‘bu saçma Yahudilik yükü’nden kurtulmanın mümkün olmadığı görüşünü bilemeyecektik. Hadi bu kadarına seküler zihni melekemizle o dönem için makul bir şey teklif etmiş dedik. Ama ahir ömründe kendi itiraf edene kadar Günter Grass’ın iktidar yıllarında Nazilere çalıştığını ne bir Alman ne bir Yahudi tahmin edebildi.

Babinger ailesinin geriye doğru izi sürüldüğünde ne anne ne baba tarafında 1700’lerin sonuna kadar Yahudi’ye rastlanmıyor. Babaannesi daha doğumunda Katolik olarak vaftiz edilmiş ama ondan geriye muğlak bir Yahudilik var. Doğru olabilir, ya da aileyi sevmeyen bir köy papazı deftere şöyle bir işaret koyayım da görsünler günlerini demiştir. İnsanın yapamayacağı kötülük henüz tespit edilemedi.

Alman basınında Babinger’in izi sürülen Yahudi kökenine dair isimsiz ilk haber Ocak 1934’te Nasyonal Sosyalistlerin savaş dergisinde çıkıyor; isimli ilk haber imtiyazı hem de Almanlardan bile altı ay öncesiyle Cumhuriyet gazetesine ve Yunus Nadi’ye ait. Yalnız Babinger bu haber üzerine Nadi’ye yazdığı mektupta ne Yahudi olduğunu ne de iddia ettiği gibi üniversiteden atıldığını, görevinin başında olduğunu belirtir; “şarlatan” olduğu iddiasına karşılık da akademik özgeçmişinden birkaç satır ilave eder. Bunlar arasında 1927’de 36 yaşında iken yazdığı, Türkçeye 55 sene sonra 1982’de çevrilen Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri adlı kitabı da vardır. Almanca adının kısaltmasıyla GOW diye anılan bu eser Hammer’in ünlü Osmanlı Tarihi’nin orijinal Almanca adının kısaltmasıyla anılan GOR ayarında görülür. Bu yüzden dünya çapında muteber Osmanlı tarihçisi Kemal Beydilli eserin aradan bunca yıl geçtikten sonra yapılan çevirisini hakkaniyetle eleştirir. “Babinger’in GOW’u artık Hammer’in GOR’u gibi kullanılabilecek ve hâlâ değerini koruyan birçok yerlerin mevcudiyetine rağmen, pek çok yönleri ile eskimiştir.” Beydilli haklıdır. Bugün aslının üzerinden 93, çevirinin de 38 yıl geçmiş bulunuyor. Daha iyisi yapılamadığından Tarih bölümü öğrencilerine hocalarının pratik tavsiyesi yine bu çeviri olmaya devam ediyor.

Babinger 1934’te emekliye sevk edildi. Gerekçe yeterli nitelikleri taşımadığı idi. Yahudi olduğu ithamı da sonuna ilave edilmişti. Emekli maaşıyla geçinemeyince bir başka ünlü oryantalist Nicolae Iorga’nın davetiyle Romanya’ya gitti ve Bükreş ve Yaş üniversitelerinde çalıştı. 1942 sonunda sefer görev emriyle Berlin’e çağrılınca Almanya’ya döndü. 45’te harp bittikten sonra yine iş bulmakta zorlandı, emekli maaşı yetmedi ama bu artık onun durumundaki herkes için geçerliydi. 48’de tam kadroyla üniversiteye döndü el üstünde tutuldu ve 1967’de ölümüne kadar aynı şekilde çalışmaya devam etti. Özellikle fethin 500. senesine denk getirerek 1953’te neşrettiği Fatih monografisi ile tarihçilerin gündeminde bir kez daha parlayıverdi. Eseri çokça eleştiren oldu. Türk tarihçiler de hiç geri durmayarak demediklerini bırakmadılar. Fatih onlarındı. Ama ne dediklerini anlamak için Almanca bilmek gerekiyordu. Bunun çevirisi için de bir 50 yıl beklemek gerekti: Türkçeye 2003’te tercüme edilebildi.

Başlık attığım soruya dönerek bitireyim. Kim söyledi? Belirsiz o ilk ihbar dışında ona ne Yahudi diyen oldu ne şarlatan olduğu iddia edildi. Birincisi soykırımla özdeşleştiği için korkunç insafsızlık ikincisi saçmalıktı. Seneler seneler geçti ve 2020’de Yılmaz Kurt ona yine Yahudi dedi ve onun “şarlatan” olduğunu ima etti.

Not1: Bu neden bir gazete yazısıdır? Çünkü fazla araştırmaya gerek kalmadan bu devirde çok kolay ulaşılabilecek kaynaklara bakarak genel okuyucuya özet bilgi ve malumat ihtiva edecek şekilde yazılmıştır. Bu arada da muhtemel daha meraklı okur gözardı edilmemiştir. (Gazetenin patronu benim, burada sadece benim yazılarım yayınlanmaktadır. Böyle olsun istemezdim.)

Not2: Bu yazının akademik yahut yarı akademik bir periyodikte bilimsel makale olarak çıkmasını isteseydim 33 yılı gazete haberini bir case study olarak inceler, bağlamına yerleştirerek analiz eder ve bir sonuca varmaya çalışırdım. O kadar. Hatta şöyle de bir giriş yapabilirdim:

Tarihçiler geçmişi kullanır. Cümleyi lütfen iki defa okuyuz, önce geçmiş’i vurgulayarak sonra kullanır’ın üzerine basarak. Nasıl kullandıklarına dair bir rehbere ihtiyaç duyanlar Enzo Traverso’nun 100 sayfalık Geçmişi Kullanma Kılavuzu’na bakabilir. Uzak tarihe gitmeye gerek yok. Greil Marcus, 21’e 10 kala 20. Yüzyıl tarihinin keyfi biçimde yazıldığını, yazılmaya devam ettiğini ayrıntılarıyla göstermişti.

Keyfilik gerçeğin öneminin kaybolmasıyla paralellik arz eder. Gerçeğin değer kaybını ve sonunda yetimini ifade etmek üzere 2017’de lugata giren post-truth teriminin hüdayi nabit çıkmadığını; siyasetçilerin yalanı siyasi maksatla söyleme zahmetinden kurtulup günlük rutin haline getirmelerinden başlayarak her gün her kanaldan bol bol örneklendirebiliriz. Burada yapılmak istenen, neredeyse yüz yıl önce böyle bir örnek üzerinde durmak değil, 1930’larda klasik yalan çarkının nasıl işlediğini bir günlük gazete haberi üzerinden göstermeye çalışmak.

Tabii makalede Traverso’ya ve Marcus’a, yalanın gerçekten ya da gerçeğin yalandan ayrılamadığı bir çağa nasıl girdiğimize, bu girişle birlikte durum değişikliğini adlandırma gereğine, bu yeni duruma nasıl karşılık bulunduğuna, bulunan (post-truth) karşılığın hem kabul görüp hem de eleştirildiğine ilişkin atıflar başta olmak üzere yığınla not yazmak zorunda kalırdım. Ne çile! Neyse ki buna mecbur değilim. Benim için kıdemli emekli profesör olmanın avantajı büyük, bunu tepmeye niyetim yok. Ama bir gazete yazısı yazmaya mecbur edildim, bu işten de hiç hoşlanmadığım halde. Maalesef şansım yok. Yitimine rağmen gerçek peşimi bırakmıyor ve sürekli başıma bela oluyor. Öncekileri meğer kolay atlatmışım. Bu defa karşıma Kurt çıktı. (Madem kırk yıllık dostluğumuzdan söz ediyor o halde latifeme müsamaha istirham ediyorum.) Onun gazete yazısında benim ikinci bir gazete yazısı yazmamı gerektirecek kadar çok ayrıntı da var, oralara girmedim.

 

Paylaş:

Comments are closed.