Dün

2019 “Alev almış bir genç kızın portresi”nin karşısında; yanında, uzağında, tebessümünde hüznünde, neşesinde öfkesinde, sesinde sessizliğinde, yalnızlığın/mda geçti -elime geçeni tamir ederek.  

2020’de bir tünele girdim. “Hiç kimsenin zamanını ‘Tünel’i okumaktan daha iyi bir iş yaparak değerlendirebileceğini sanmıyorum.” Diyor Martin Casariego; ona hak vermek, marangozlukla romantizmi -madde ile manayı- birlikte yürütmek istiyorum. 

Ama ressam Castel gibi keskin taraflarım var. Ortak özellikleri birbirini tekrarlamak olan insanlardan hoşlanmıyorum. Bu insanların oluşturduğu dernek, parti… vs. hepsi sinir bozucu. 60 Mayısı’nı, 12 Mart 71’i, 80 Eylülü’nü, 97’nin 28 Şubat’ını… generallerin değil bu aptal “sivil” oluşumların yaptığına şüphem yok -bir zamanlar vardıysa da o zaman ya çocuktum veya aptal gençlerden biri.

– “Nasıl hissettiriyor?”

– Aşk? Yaşsız başsız, bedensiz, dertsiz tasasız; hemdert ile.

– “Öfke her zaman kazanır.”

– Kazanan ressamdır, ya da şair… bir mesleği vardır, adına sanat der. Aşk kaybettirir. Anısını kaybettiğine tercih eden hep kazanır. Aşk bir sonbahar.

– “Her aşık kendini mucit sanıyor mudur?”

– İcat etmeden önce aşk yoktur. Keşif değildir. Aşk üzerine yazılanlar edebiyattır, keşifleri anlatır icadı değil -hakikati değil. Aşkın şeriati (kuralları), tarîkati (yolları), hatta hakikati (gerçeği de) yoktur. Marifeti vardır; marifet icat etmektir. Ârif olan meraktan ölene önce öbür aşamaları tamamla da gel der. Oysa âşık olana ne, ‘İyidir git keşfet’ diyen nâsihin sözü kâr eder, ne, ‘Kötüdür ırak dur’ diyenin; aşk, icat çıkarma meyli olanın nasîbidir. Yoksa, kelime oyunu demezsen, Nasîb’in Mehmed Bey’den (Yürü) bir şarkı dinle. Allâh’ı seversen yeter hicrânı uzatma…

– Püfff.

– Dur dinle. Mehmed Bey’in ablası meşhur hânende Nasîb Hanım idi. Çocuk yaşında koltuğunun yanından ayrılmaz onunla fasıllara katılırdı. Bestekâr olarak ünlendiğinde ona, ablasına nisbet, “Nasîb’in Mehmed Bey” dendi.

– Uzattınnn.

– Tamam, aşka dönelim, hep ordayız da neyse. Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var, diyen Fuzûlî meylini anlatır; Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var. Diyerek adları bir yana koyar -Mecnûn, Marianne… ne fark eder. Mecnûn nârına yanandır, ad değil sıfat; lazımsa bir ad hadi Leylâ olsun, Héloïse olsun. Marianne tersîm edendir Mehmed bin Süleyman şiirini yazan. Mehmed de fuzûlîdir Marianne de. Şair kelimelerle ressam fırçayla tasvir eder. Teknik, yani akıl girer devreye, hakikat zedelenir; esası (bünyâdı) anlatılamaz. Ey Fuzûlî ışk men’in kılma nâsihden kabûl, / Akl tedbîridür ol sanma ki bir bünyâdı var.

Erosun çektiği ıstırabı düşünerek geçti, bir yıl daha. Mesele “koca bir yıl”ın geçmesi değil, dünün dünde kalması; kapatılması, hapsedilmesi, cancağızla paylaşılamaması. Sosyal medyada paylaşılan aşk meşk resimlerine, cilvelerle çapkınlıklara, iki aşığın yanında oturup onlar gibi olmak isteyenlere; şahitli sevdalara, arkada bırakılanlarla yüklü arşivlerin paylaşılmasına benzemiyor dün. Yükte hafif pahada ağır aşklar; öfkeler, ardına bakmalar, ardına bakmadan gitmeler, gidemeyişler, kalamayışlar, tekrarlayışlar. Tavşan ki bakmaz ardına, tırmanırken düz duvarda inerken yuvarlanarak kateder her mesafeyi, mesafesizliği. Sisifos da değildir, havucu verene günlük aşk çektirir, günlük sevindirir, o yoluna devam eder. Arkasına bakmaz, itmezsen düşmez, yuvarlandığına yanmaz. Rusların sevgililerine зайчик! (Zayçik), Tavşancık! demesi ondan belki. (Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden diyen Yahya Kemal’in belli ki bir tavşancığı olmamış, olmayınca da duyamamış.) 

Tavşan değiliz. Artık (mı?) Hepimiz Yamyamız diyen Claude Lévi-Strauss da yanılıyor, yamyamdan da aşağı. Ne kadar aşağıda olduğumuzu dinlemek isterseniz: https://twitter.com/cocuktrr/status/1209513596713127937?s=21 

Aşk yanmaktır. Konuşmak, ateşe düştüğü anı hatırlamak. Hayat, modern hayatın ressamı olmak; dır dır etmek, açıklamak, analiz analiz… terapi almak/etmek: analist-analizan, aşkta gedik açmak/kapatmak.

“Arkana dön” diyen bir ses vardır, “Arkana bakma” diyen; dinleyeni vardır sesin, dinlemeyeni. Dinleyen din eyler, dinlemeyen aşk. Gül kurutmaktır aşk, yari sinende uyutmak…

“Kocca bir yıl!” daha, daha daha nelerle geçti. Anlatsam ağlarsın. Ama ağlama, gül. Güle gülmek yaraşır. Dün dünde kalmadı cancağazım, salı düne dahildi, bugüne de. 

 

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir