Ettik Bulduk

Molly’nin ani gelişen öldürücü hastalığının ardından cenazesinde eski sevgililerinden ikisi, bir de evliyken son sevgilisi -dış işleri bakanı- kocasına başsağlığı diledi. Öyle anlatıyor yazar, Ian McEwan, Amsterdam’da Düello’da. O eşsiz zekanın, kimi niçin niye seçtiği belli olmasa da seçilenin onu bir daha unutamadığı özellikleri Molly’i girdiği her hayatın merkezi yapmıştı. O nasıl ölebilirdi -intihar dışında yani! Sorumlusu yoktu ve bu can sıkıcıydı. “Ne Tanrı’nın ne de yokluğunun sorumlu tutulacağı, ciddi olarak ters giden bir şey vardı dünyada.” 

Hasta dünyanın ortasını, 50 sonrasını yazan romancılar Tanrı’ya inanmak için hiçbir sebebin kalmadığı büyük harplerin artığıydı. Büyük harflerle anlatacakları yepyeni gerçekler keşfetmeliydiler: yaşayarak, daha fazla yaşayarak, dış dünyayı içeride deneyimleyerek. Ettiler. 

McEwan gibi. Molly’yi bahane edip Amsterdam’da Düello’yla, Edward’la Florence’in cinsellik çatışmasının Sahilde kalmayışıyla, herhangi bir dinî inancı yargıya kesinlikle karıştırmayan Fiona’nın on sekizine üç ay kalmakla altmışına girmek arasında bir farkı olmadığını inançlarına tavizsiz sadık Adam’dan öğrendiği Çocuk Yasası‘yla…

Julian Barnes gibi. Bir Son Duygusu’ndan kurtulamayan değişen tarih/zaman algısı ve Hayat Düzeyleri’yle, neydi o yaşanana cevap arayan Benimle Tanışmadan Önce’si ve Seni Sevmiyorum’uyla…

Philip Roth gibi, onlardan bir on on beş geriden başlayarak. Portnoy’un Feryadı’ndan Ölen Hayvan’a geçişiyle, arada Bir Komünistle Evlendim demeyi de ihmal etmeyişiyle, yeni tecrübe edilen Öfke biçimleriyle, çıkmayan İnsan Lekesi’yle, yaşını başını alınca hatırlanan Baba Mirası’yla…

Öyle geldik Bildiğimiz Dünyanın Sonu’na; ister Wallerstein yazsın, nasıl geldiğimizin etraflıca izahına girişsin ister Erlend Loe, o sonu hikâye etsin de “Zaman her şeyi siler süpürür” desin. 

Kahramanlarını üniversite hocalarından seçen -talebeleri de aralara serpiştiren- Lars Iyer 50’lerin yazarlarından başka bir şey, tam da önceki bütün anlatıları bitiren bir şey anlatmaya başladı. Iyer 70 doğumlu; Roth’dan 37, Barnes’dan 24, McEvan’dan 22 yaş genç -ama Loe’den bir yaş büyük. Doğma’yı, Kuşku‘yu  ve Göç’ü bitirdi, Wittgenstein Jr.’la da üniversite denilen anakronik kurumu ve hocalık denilen statüyü.

Yirminci yüzyıl anlatılarının sonundayız, hâlâ anlamadıysak Corona yeter, artar da. Denetim altına alınması bir bir buçuk yıl alacağı tahmin edilen virüsten sonra dünyanın eskisiyle -tabii bugünüyle birlikte- alâkası kalmayacak. Öngörüler, varsayımlar, ben demiştim’diler, astrolojik tahminler, fütürolojik spekülasyonlar tarih olacak. Değişen ne olursa olsun 12 Mart’ta yaşayan 68’liler, 12 Eylül’ü atlatamayan 78’liler, 28 Şubat’a çakılı kalan 97’liler, kısaca bütün öyle gibililer yine olacak. Yine çok ses edecekler, ama kimse onlara dönüp bakmayacak. Hiçbir şey eskisi olmayacak diye bir laf var, o bile telaffuz edilmeyecek.

Paylaş:

Comments are closed.