II. Meşguliyet’in ilanı

II. Meşguliyet devrinin insanı o. Benden beklediği okuyup anlatmam. Salinger’ın Dokuz Öykü’sü ile Chiang’ı birbirine bağlamam. Onun dünyası daha büyük.

Kitap bir fetiş nesne değildi. Okuyanlar ve okumayanlar arasındaki fark iki eylem biçiminden biraz fazlaydı, o kadar. ‘Biraz’, önemsiz değildi. Elinde kitap olana hürmet ü itibar edilirdi. Ama Okumanın “doğal” dünyasında yaşayanlar hazzını almaktan itibarı görmeye vakit bulamazdı. Şimdi iki digitiyle ekranda tur atan şu kızın, onu
hayranlıkla seyredişime aldırmaması gibi bir şeydi.

Kojin Karatani, Dünya Tarihinin Yapısı, Metis Yayınları.

I. MEŞGULİYET
Kitap bir statü göstergesi olamaz. Zweig bir hikâyesinde okuma yazma bilmeyen biriyle ilk karşılaştığı anı ve yaşadığı şaşkınlığı anlatır. Gemi yolculuğunda bir tayfa yanaşır yanına, elindeki mektubu uzatarak okumasını rica eder. Aşkla yazılmış mahrem bir sevgili mektubudur. Bu sırrı neden onunla paylaşmak istediğini anlayamaz. Bir sigara ister gibi tekrar okumasını rica eder. Dinlerken dikkat kesilmesinden anlar okumayı bilmediğini. Bu durumda dahi bilenin üstünlüğü bilmeyenin ezikliği yoktur.

Dataizm Çağı’nın meşguliyetine muhalif eski çağ insanları kitabın ne kadar değerli/önemli olduğunu inatla savunuyorlar. Beyhude. Fırsat varken hayırlı işler yapmalılar. Kitap artık, hem Eco’nun dediği gibi kurtulacağımızı sanmamamız gereken bir medium hem görsel zevkimize tatmin kaynağı -hiçbir devirde bu kadar güzel kitap basılmadı. Kalemler de öyle, arada çiziktirmek için bile almadan durulabilir mi?

KARATANİ

II. Meşguliyet devrine girdik, geri dönüş yok. Antik çağ insanlarının bütün alışkanları ters yüz oldu. İyi mi? Benim gibi geri dönüşlere inanmayanlar için iyi. Karatani de öyle diyor. Bağlam ayrı, o ayrı. Dünya Tarihinin Yapısı’nın (Metis, 2017) kapağına bakarken dalıp gidiyorum. Genellikle ilk 20 sayfasını okuduktan sonra olur. Dediğini görebilecek miyim, o kitabın üstünde hiç olmazsa? İnsanlık tarihinin aşamalarına A-B-C-D diyor. Marx A’yı anlamadı, şimdi bizim anlamamızı sağlayan da o ama diye tavzih ediyor. Ekonomik üretimle değil mübadeleyle başladı her şey; zihniyet, toplananın hemen paylaşılmasına hizmet ediyordu. Sonra biri çıktı ben olmasam toplayamazdınız dedi.

Öyle öyle dediler, yalakalar. Tek adamın ihsanı cari usul oldu. İster soyuna inan ister seç o kişiyi. İşte bu B ile klanlaşan C ile burjuvaya evrildi, D’nin komünal olamayışı mübadeleye, A’ya dönüşü bu yüzdendir. Hemen herşeyi takas etmeye başladık. Bu iyi işte! Gerisi gelir diyor. Karatani affetsin beni, ama dediğini böyle anlıyorum. Bildiğimiz dünyanın sonu (Wallerstein vd.) ya da bildiğimiz insanın sonu: Hayra alamet görünüyor. İkinci meşguliyetle ne kadar idare ve iştigal edebilirsek, sabredebilirsek tabii.

CHIANG VE ALİ

Ted Chiang, Geliş, Monokl Edebiyat

Bunları anlatırken Ali geçiyor aklımdan. Yirmi beş yaşında, standardın üzerinde yüksek tahsilli, kitap okumuyor. Arrival’ı seyretmemi istedi. Seyrettim, etkilendim. Ama asıl etkileyen Amy Adams’tı, konuya inisiye olamadım. Okumak zorundaydım. Senaryonun hikâyesi yetişti imdadıma: Ted Chiang, Geliş, çev. M.İhsan Tatari, Monokl, 2016. Kitapta aynı minvalde dokuz hikâye var. Arrival “Hayatının Hikâyesi”nden esinlenmiş. Chiang kitabın sonunda her biri için ilhamın nereden geldiğini de anlatmış kısaca. Diğerlerini atlayıp onu da okudum. Yazarın tevazuu Amy kadar etkileyici. Bu hikâyede olağanüstü bir şey anlatmadım, Vonnegut’un Mezbaha No 5’e yıllar sonra yazdığı önsözü tekrarladım diyor: “Sabırlı olun. Geleceğiniz size ulaşacak ve kim olduğunuza bakmaksızın sizi seven ve tanıyan bir köpek gibi ayaklarınızın dibine uzanacak.”

Tekrar hatırladım Ali’yi. II. Meşguliyet devrinin insanı o. Benden beklediği okuyup anlatmam. Salinger’ın Dokuz Öykü’sü ile Chiang’ı birbirine bağlamam. Onun dünyası daha büyük.

Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir