Márquez’in Ankara Kedisi

Okuduğumuz kitapta o sırada aradığımız şeyi buluruz, bulamazsak bırakırız. Yazar, olay ya da kurgu için o şeyin ayrıntı olması okura vız gelir. Çoğul okuma dedikleri biraz da böyle bir şeydir.

Kahramanınıza hayvan üretme çiftliğinden bir Ankara kedisi alma belgesi armağan ediyorlar. Çiftliğe onu almaya gidiyor. Oysa hayvanlarla ve konuşma çağına gelmemiş çocuklarla (!) hiç anlaşamamış o güne kadar. İnanabiliyor musunuz? Ben inanıyorum.

Sürüm 2

Miyoş’un küçüklük fotoğrafı. Kitaplığın tepesini pek severdi. Eskişehir’de iken çektim.

Miyavlaması konuşmaya benzeyen, pembe tüylü ve değerli bir Ankara kedisi veriyorlar. Bir belge de onlardan alıyor. Üzerinde kedinin soyağacı belirtilmiş; yanında da kullanma kitapçığı. Hasır bir sepetin içinde. Birisi sempatiyle okşuyor. Kedi ona ne aldırıyor ne de saldırıyor. Aynı kişi, kedinin tahminen on yaşlarında olduğunu söylüyor ve yeni sahibine nasihat ediyor: “Bence hayatta çok şey görmüş, terk edilmiş bir kedi bu,” diyor “onu gözlem altında tutun, hayvanı kendinize uydurmaya çalışmayın, tam tersine siz ona uyun, güvenini kazanana kadar da rahat bırakın.”

Eve gidiyorlar. Unutuyor sonra onu. Ama birden, kayıp giden bir görüntü gibi ortaya çıkıveri

fullsizeoutput_224f

Miyoş şimdi yedi buçuk yaşında.

yor. “Doğaüstü bir varlığı” andırırcasına ayaklarına sürtünüyor. İrkiliyor. Güzel kuyruğu, esrarengiz ağır hareketleri ve “efsanevi soyu” ile belli ediyor kendini. Evin içinde insan olmayan canlı bir varlıkla yaşamanın ilk ürpertici tecrübesi böyle başlıyor.

El kitapçığına bakılırsa pisliğini gizlemek için toprak eşelermiş. Ona hemen kum dolu bir kutu hazırlıyor. Yeni bir evde ilk yaptıkları şey çeşitli yerlere işemekmiş. Bunu kendi bölgelerini işaretlemek için yaparlarmış. Ama işemeye karşı ne tedbir alınacağı yazmıyor! Takip ediyor, nerede gizleniyor nerede dinleniyor diye. Fakat bulamıyor, değişken keyfinin sebeplerini anlayamıyor. Ayrıca ona, evin “bir savaş ganimeti olarak değil, kendisine verilmiş bir hak olarak onun da evi olduğunu” anlatmaya çalışıyor ama başaramıyor. Onu kendi havasına bırakmaktan başka çaresi yok.

Bir gün hastalanınca veterinere götürüyor. ‘Çok yaşlı’, diyorlar, ‘öldürülmesi gerekli’. Öfkeleniyor. Kediyi sevmeyi öğrenemedi, tamam, ama bu ne demek şimdi! Doksan yaşındaki bir adama, sırf yaşlı diye kedisini öldürmeyi nasıl teklif edebilirler. Hem “Öyle bir şey el kitapçığının neresinde yazılıydı ki?”

Ona kıyamıyor tabii. Kedi önce biraz toparlıyor, sonra tekrar hastalanıyor. Olsun, adam ona alıştı artık. Ve hayatının en kritik tek aşkına ulaşmak için dikkatle gözleyip medet bekliyor. O küçük orospunun ruhuna girmenin bir yolu olmalı. O nerede? Kitapta.İleri yaşta, doksanıncı yaş gününde öncekilerin aynısı, biraz farklı ya da muzipçe hediyeler vermişlerdi. Bir de Ankara kedisi hediye belgesi. Buydu benim ilgimi çeken. Benden önce okuyanın çizdiği satırlar ile kitabın arkasındaki çizili yerleri yorumlamış gibi duran notlar başka bir vakit benim de dikkatimi çekebilirdi. Ama o kısımlara aldırmadım. Benim bir Ankara kedim vardı. Ben de, ümitsiz de olsa, her şeyi umacak kadar onunla zaman geçirmiştim. Kitapta da oraları işaretledim. fullsizeoutput_2254

Márquez büyük bir yazar. Kedisi olsun olmasın, bu duyguları ancak böyle büyük yazarlar anlatabilir. Adı Benim Hüzünlü Orospularım da olsa.

Not: Bu yazıyı Kedici dergisi için yazmıştım. Hangi sayısında çıktığını bulursam sonra yazarım. Miyoş (Mia) çok küçüktü o zaman. Dört buçuk yaşına kadar birlikteydik. Bir toplantıya giderken kızıma bıraktım ve o bir daha bana vermedi. Miyoş’u bir süre çok özledim. Ama sonunda ayrılığı kabullendim. Şimdi yedi buçuk yaşında. Arada ziyaretine gidiyorum. Altı ay önce de Kızılay’da gördüğüm minik bir tekir aldım sokaktan. Miyoş’u hatırladıkça içim sızlasa da Beppoş’u da (Beppa) çok seviyorum. Bir ara onu da yazarım belki.

Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir