Süpermiş

Neyse, Orhan Koçak zarif eleştiri alaşımına giderek daha fazla kalay katmaya başlıyor: Tehlikeli Dönüşler (Metis 2017). Yusuf Atılgan’a etmediğini bırakmayan, baştan beri hasetle eşitliği birbirine karıştıran sol’a demediğini bırakmıyor orada. Birikim’e yaslanıp Kürk Mantolu’ya geçiyor sonra ve bir örnek daha veriyor.

Dün doktora talebem mesaj atmış. Son konuşmamızı ve neler yaptığını yazıyor. WhatsApp’tan hem de, mail de atmıyorlar artık. Altında da kalpler kalpler ve daha bi sürü emoji. Allah Allaah noluyo bu gençliğe…

Onunla, ‘neden bir solcunun en sevdiği cümle “Ben solcuyum” iken bir sağcının “Ben sağcı değilim” mevzuunu dert etmeye ve incelemeye karar vermiştik. Sağdan geldiği için orayı zaten biliyor, bilmediğini öğrensin diye git sola bak dedim. “Tamam, nasıl olsa tez süresi kalkmış” diye sevindi. Bir de öptü giderken. Kalkmadığını anlatamadım. Hiç dinleme huyları yok bunların.

MESAJ MI GÜNLÜĞÜNDEN BİR SAYFA ANLAMADIM

“Sen soldan başla” dedi, “yazık onlar hiç iktidar yüzü görmedi.” Ama hocam, kültürel iktidar… “Kes!” dedi. Kızdı. Solcu galiba. O kadar da sağ çalışmıştım. Baştan başlayacağım.

Sağcıların okuma yazması olmadığı önermesini ertelediğime göre… Solcuların ciddi, nitelikli ama başıboş okumalar yaptıklarına yoğunlaşmam lazım.

Yoldan çıkmaya teşne oluşum işimi kolaylaştırdı. Harika. Orhan Koçak’ı tekrar tekrar okuyorum. Murat Belge’yi de. Yöntem belli: solu soldan eleştirenleri okuyacağım.

Birikim önemli. Dergi. Hep okurum. Kesik kesik.

Harıl harıl nasıl da tetebbu ettim dediklerini. Hınç’a yazdığı önsözden başladım. Scheler’i başka türlü anlayamazdım. Sonra Klein çevirisini, Haset ve Şükran (Metis). Birden, hasud (çok hasetli) insanların ideolojik tercihlerine eğildim. Dalıp gitmişim. Sağcı dindarlarda çok görmüştüm, onları muhasede ederken (hasetleşirken) sizin de görmenizi çok isterim -solcu dindarlarınki daha sevimli.

Ardından Beckett’in Proust’u, çevirisi ve sunuşu. Orada yakaladım, iyi hoş da “(…) ama insanı taciz edecek ölçüde kılı kırk yaran, yapay ve neredeyse dürüstlükten uzak pasajlar da var. Onun hakkında tam ne düşüneceğimi bilemiyorum.” Kayıp Zamanın İzinde için tam da benim düşündüğümü söylemiş.

Yavaş yavaş birlikte düşünmeye başladık. Münafese eyledik (düşüncemizi nefisleştirmeye giriştik). Arapça’nın karşılıklılık/birliktelik kalıbını çok seviyorum. Mufaale, diyorlar ya, o! Eylem birlikteliği. Mütareke, muahede, mukabele, münakaşa: birlikte nakış işlemek; muaşaka: aşklaşmak; canım ne tatlı! Hem başka dillerden kelimeleri de yapabiliyorsun. Diyelim Türkçe sevmek, müsaveme (karşılıklı sevmek) der geçersin.

Neyse, Orhan Koçak zarif eleştiri alaşımına giderek daha fazla kalay katmaya başlıyor: Tehlikeli Dönüşler (Metis 2017). Yusuf Atılgan’a etmediğini bırakmayan, baştan beri hasetle eşitliği birbirine karıştıran sola demediğini bırakmıyor orada. Birikim’e yaslanıp Kürk Mantolu’ya geçiyor sonra ve bir örnek daha veriyor. Sabahattin Âli’yi bugünün okuru, hata ederek, “sol”dan biri olmadığı için mi seviyor? Diye soruyor. Yeni okur kitabın Berlin kısmını daha çok seviyor da çünkü. Ama emin değil Koçak, ya da öyle görünmeyi seviyor. “Yeni okurlar kitabı tastamam bu hatasından, bu sapmasından ötürü mü seviyorlar acaba -duygularının, eğilimlerinin bir sebebi olduğunu varsayarsak eğer?” Bu bana biraz yaşlı solcu/sağcı’nın yeni okuru küçümsemesi gibi geldi. Şimdilik şunu diyeyim. Çalışmamda Koçak eleştirimi dipnotta harcamak istemiyorum.

Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir