Yorum İsteğine Eleştiri Denemesi

Arkadaşım Mehmet Ali Ünal’dan mesaj geldi: “Tanzimat ve Atatürk düşmanlığı ile ilgili yazıma hiçbir yorum yapmadın. Halbuki senin sualin üzerine yazmıştım.” Hemen cevap yazdım: ‘Yapayım azizim, sen yeter ki iste :)’ Bugün oldu bu. 

Sosyal medyada (daha ziyade Twitter’da bazan Facebook’ta) iğneli mizahı da ihmal etmeden kendi kuşağımdan akademisyenleri, bilhassa tarihçileri arada bir eleştiriyorum. Öfkeleniyorlar. Bunu senden beklemezdik deyip küsüyorlar. Ama hızlarını alamayıp cevap yetiştirmeyi de ihmal etmiyorlar. Bunun üzerine, bakın o anlattığınız şöyle yazılırsa bilimsel-etik ölçüye uygun olur diyerek anlattığı konuda örnek metin yazıyorum. Bir sessizlik oluyor. Öfkelerinin geçmediğini biliyorum ama o konuda bir şey yapamam, alanıma girmiyor. Kendim için dileyeceğim şey ise bu yüzden başıma bir iş gelmemesi.

Mesaj atan arkadaşım onlardan değil. Yazdıklarına benden yorum bekler. Son zamanlarda sosyal medyada yazdıklarına yorum yapmadım, eleştirdim. Bir şey demedi, eleştirilerimi yorum saydı. Buna rağmen onu üzmüş olabileceğimi düşünerek söz ettiği yazısına yorum yapmak istemedim çünkü yazsam yine yorum değil eleştiri olacaktı.

Mesaj attığında Ankara’daymış, sürpriz oldu. Buluştuk, başka iki arkadaş daha vardı. Yazısı hakkında konuşabilseydik belki bu eleştirime gerek kalmayacaktı. Maalesef fena halde gündelik siyaset konuşuldu ve ben onun isteğini şimdi böyle yerine getirmek zorunda kalıyorum.

Umarım asıl istediği de budur. Eleştiri değerlidir. Bunu en iyi benim gibi eleştiriye aç olanlar bilir.

Mehmet Ali’nin yazısı şurada: 

https://www.denizligazetesi.com/tanzimat-ve-ataturk-karsitligi-makale,79005.html

Yazısına konu ettiği sualim Facebook sayfamdaydı. Durduğu yerden buraya aynen aktarıyorum, 17.05.2020: 

Tarih profesörlerine zoom sorusu.

Basit gerçeklerde bugün. 1934’e kadar kadın kıyafetinde uygulama Tanzimat’ı esas alıyordu: Peçe yasağı. 1934’te ilk Kılık Kıyafet Kanunu’da ona da yer verilmedi. Kadın istediği gibi giyinebilirdi. Kanunda bugüne kadar hiçbir değişiklik yapılmadı. Çünkü inkılap kanunu idi.

Soru: Türkiye’de bugünkü iktidar ve dün-bugün ona eklemlenen dinî oluşumların temsili anlamına gelen hakim “muhafazakarlık” anlayışı Tanzimat’a (alenî) ve Atatürk’e (mahfî) neden karşıdır?

Sualime muvazzaf akademisyen arkadaşım Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal’ın, ben “mütekaid akademisyen arkadaş”ına cevabı yukarıda linkini verdiğim düzenli yazmakta olduğu gazeteden geldi. 

Yazının önermesine göre ben aslında sualin cevabını biliyordum. Maksadım müsademe-i efkardı. 

Bildiğime nasıl emin olduğunu önce anlayamadım. Çünkü soru üslubumdan cevap aradığım belliydi. Sonra cevabını bilen soru kalıbının ne kadar yaygın olduğunu hatırladım. Demek öyle anlamış dedim. 

Önermesinin ikinci tarafına geçtim; niyetimin fikirlerin çatışması oluşuna. Ortada fikir varsa elbette bir başka fikirle çatışsın isterim. Fakat ben bir fikir beyan etmemiştim. Gerçekten bilmediğim, öğrenmeye ve anlamaya çalıştığım bir sual sormuştum. Sualim bir bağlam içindeydi ve belirttiğim bağlamdan müstakil cevapla ilgilenmiyordum. Bu yüzden de “Bu konuda yazılmadık ne kaldı bilmiyorum” demesi havada kalıyor, [yine de] “Ben kendime göre özetleyeyim” diye giden devamıyla da -bana değil- bağlamsız soruya cevap bekleyenlere hitap etmiş oluyordu. Bu durumda beni ilgilendiren tek şey adımı zikretmesi ve öyle veya böyle beni ciddiye aldığını göstermesiydi. Teşekkür ederim.

Bağlamı atlayıp doğrudan soru-cevaba geçişi eleştirimi havada bırakacak, farkındayım ama bu riski onun için göze alacağım. 

Sualime benzer bütün örneklerde “ve” bağlacı mühimdir; mutlaka iki ayak üstünde durmaktadır ve biri bağlama diğeri soruya işaret eder. Bağlamsız soru soyut, soyut soruya somut cevap zaittir. (Bizde tersine işlemesi mazeret olamaz. Ne bağlamsız sorulara cevap verme yaygınlığı ne taraftar etkisinin defalarca ispatlanmış oluşu bu gerçeği değiştirmiyor.)
Bağlamı olmayan her soru soyuttur cevabı da ancak soyut verilebilir: Felsefenin alanına böyle gireriz. Hem girmemek hem de bağlamı dışlayarak cevaplamak bir ideolojik perspektife geçiş yapılacağına işaret eder. Bu durumda somut cevap vermek şarttır. Bağlamı, köylüyle şehirli arasında daima bir çatışma vardır nitekim “Adaletname”ler bu çatışmayı çözmek yahut ona son vermek için yayınlanmıştır şeklinde kurduğumuzu (ve) o halde neden alt yapının üst yapıyı tayin ettiğini kabul etmiyoruz diye sorduğumuzu varsayalım. Benim sorum böyleydi. 

Önce önerme sonra soru. Bağlam önermem ya yanlışlanarak çatışma o aşamada kalacak veya sorum bağlam önermeyle birlikte düşünülecektir. Ünal’ın bağlam önermeme itirazı yok. Bilakis, oradan atıyor ilk adımını. Yaygın usüle riayet ederek bu yüzden somut cevap veriyor. Yaptığı özet, dediği gibi, bilinenlerin özeti: “Muhafazakar”ların anılan iki şeye karşı olma sebeplerinin açıklaması; totoloji pahasına şöyle de diyebilirim: Açıkladığı sebepler “Muhafazakar”ların karşı olma sebepleri. Sorgulanması gereken bir varsayım bu. 

Kanunda suç olmamasına rağmen kadınlar başını örtüyor gerekçesiyle neden bir darbeye (28 Şubat 1997) on sene sonra da bir darbe teşebbüsüne (27 Nisan 2007) maruz kaldığımızı bilmem gerekiyor. Oysa ben bunu bilmiyorum. Mehmet Ali bildiğini düşünüyor olmalı ki doğrudan cevaba geçiyor. Varsayımıma katılıyor, ülkemizde hakim “Muhafazakarlık” Tanzimat’a ve Atatürk’e karşıdır çünkü bunun sebebi tarihtedir diyor. Bir kanunun uygulanmamasının (çiğnenmesinin, hiçe sayılmasının ve bu yasadışılığın sonunda bir iktidar sorunu haline gelmesinin) tarihte sayısız örneğini bulabiliriz. Bu, işte onlardan biridir demiş oluyor. Yalnız burada -ona göre belki küçük- bir fark var. Bugünkü siyasi irade kanun koyma yetkisini tanrıdan almıyor, yetkiyi halk veriyor. Halkın verdiği yetkiyi halka karşı kullanmak açıklanması gereken başka bir durum olduğunu göstermez mi? 

Bugüne ilişkin bir gerçekliğin kökenini tarihte aramak neden makul olmasın diye sorulabilir. Nitekim onun yaptığı da bu: Muhafazakarlar karşıdırlar çünkü… diyerek argümante etmek. Alakasız gibi görünebilir ama değil, çok tekrarladığım bir örnek: “Muhafazakarlar” için tekke ve zaviyelerin yasak olması önemsizdir çünkü yasak da olsa tarikatlerden, cemaatlerden geçilmemektedir. Bu bağlamda sorduğum soru “muhafazakarlar”ın bir yasağı onaylamakta olduklarının farkında olup olmadıklarıdır. Temel hak ve özgürlükler kapsamındaki yasakların bazılarını onaylamak yasak olmayanlara karşı filli yasaklarla mücadeleyi nasıl meşrulaştıracaktır? İlk sorumda kanunla serbest olana karşı meşru olmayan müdahale vardı. Bu ikincisinde kanunla yasak olanı onaylama. 

Sorumun cevabını neden bilmediğimi anlatmaya ve Mehmet Ali’nin verdiği cevabı eleştirmeye çalıştım. Fikirlerimizin de çatışacağı bir gün gelebilir belki. İyimser olmayan umudumu hep muhafaza ediyorum.

 

Uzun Not: Muvazzaf arkadaşım Mehmet Ali Ünal son derece başarılı bir akademisyen olarak tanındı. Kendi kuşağının ilk profesörü oldu. Yaşıt olduğumuza göre yaş haddiyle mahdut mecburi tekaüdüne dört yıl daha var. 67’den sonra da bir kaç yıl daha uygun bulunan bir devlet üniversitesinde, yahut isteğe bağlı bir özel üniversitede çalışabilir. 
Uzun soluklu en eski arkadaşım merhum Hüsamettin Arslan’dı. Onun ardından Mehmet Ali Ünal geldi. Fakülte-bölüm-kürsü arkadaşlığımıza iki kişilik odada yurt arkadaşlığımızı da kattık. Benim kuşağımda ilk evlenen ve çocuk sahibi olanlardandım. Sonra o evlendi, çocukları oldu (şimdi torunları da var) aile dostluğunu da yaşadık ve bugünlere geldik. Huylarımız, mizaçlarımız, meraklarımız arasında benzerlikler de oldu farklılıklar da. Ama olan müstesna arkadaşlık duygusunu hiç kaybetmedim. Sevdiğim insanları vesile düştükçe yazmak hoşuma gider. Adına hazırlanan bir armağan kitap için yazı istediklerinde onu da zevkle yazdım. Gençliğimizde bana nazaran daha milliyetçi daha muhafazakardı. Bu fark giderek daha da açıldı. Ülkemizde cari milliyetçi-muhafazakarlıktan oldu bitti haz etmedim. Devlete yaslanan konformizmi hep tuhaf bir ayrıcalık olarak gördüm. Solcu değildim, değilim; başka ideolojileri de çok sorunlu buluyorum.

28 Şubat zamanlarında maalesef idari ve adli soruşturmalar geçirdi. Meslekten, kamu haklarından da mahrum edilerek ihraç edildi. Zalim bir adaletsizliğin mağduru oldu. Uzun süren, madden ve manen yıpratan bir hukuk mücadelesi verdi. Sonunda kazandı. YÖK onu yeni görev yeri olan bir sınır vilayetine sürdü. Memleketine, çoluk çocuğunun yanına, memleketinin üniversitesine ancak o eziyet de bittikten sonra dönebildi.

Ben hiçbir idari veya adli soruşturma geçirmedim, meslekte 35 yılın ardından yedi sene önce erken tekaüde ayrıldım. Yaş haddinden mütekaid olmama 12 seneden fazla vardı. Meslek hayatımda hukuksuz hiçbir emri uygulamadım. Fiilî cezalara maruz kaldım. Aldırmadım. Bunlar için dava açmayı hiç düşünmedim çünkü kaybedeceğimden emindim: Dava kazanacak ne adamım ne param vardı. 2013’ten sonra da mesleğe devam etseydim büyük ihtimalle şu veya bu sebeple ihraç edilenlerden olurdum. Başta BAK olmak üzere hukuksuz ihraçlara karşı katı eleştirel tutumum da oradan geliyor. Onun tavrını biraz da bundan anlayamadığımı kabul edebilirim –ancak bu kadar iyimser olabildim. Ne umutsuz olabilirim ne iyimser.

 

Paylaş:

Comments are closed.